17 Kasım 2012 Cumartesi

Muazzez İlmiye ÇIĞ - 'Siz kim, demir ağ örmek kim?' Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hazretlerine

İkide bir “demir ağlarla kim örmüş, hep biz ördük” deyip duruyorsunuz, Atatürk zamanında yapılanları sıfıra indiriyorsunuz. Eğer biraz tarih bilseniz bunu söylemeye utanırdınız, yüzünüz kızarırdı. O günkü örülen demir ağlar yalnız tren yolları değildi: güçlü eğitim, güçlü ekonomi, güçlü demokrasi , güçlü laiklik temelleri atılmasaydı, ne siz bu gün o mevkie gelebilirdiniz, ne de gösteriş olarak başlarını örttürdüğünüz, yüzleri gözleri boyalı eşlerinizi gavur ülkelerine götürüp, gavurların ellerini sıktırabilirdiniz. Özendiğiniz Müslüman ülkelerin arasında hangisi bizim ülke gibi? Kendi kıyafetinizi bile o demir ağlara borçlusunuz.

Hazinesinde borçtan başka bir şey olmayan Osmanlı devleti yıkıntısı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, toprağından bir damlasını satmadan, kimselerden borç almadan, bir taraftan Osmanlının, diğer tarafta yenilmediğimiz halde yenilmiş sayıldığımız birinci Cihan savaşı borçlarını öderken, yapılan işler yanında sizinkiler çocuk oyuncağı kalır. Okuma yazma, hatta sabun kullanma bilmeyen, verem, sıtma, zührevi hastalıklar, trahom gibi bulaşıcı hastalıklardan kahrolan zavallı fakir bir halk. Devletin geliri bu halkın verdiği vergilerdi. İşte o vergilerle o alay ettiğiniz demir ağlar yapıldı. Kısa zamanda elin parmakları sayımında doktorların özverileriyle hastalıkların önü alınmaya çalışılırken neler yapıldı neler!.

Koskoca ülkede bir çimento fabrikası yoktu. O yüzden evler kerpiç denilen çamurla yapılıyordu. Şeker fabrikamız yoktu. Rusya’dan gelen şekerleri bugün gibi hatırlıyorum. Evet şeker fabrikaları, çimento fabrikalar, kâğıt, silah, uçak fabrikası, kumaş fabrikaları kuruldu. Hem de ülkenin batısından doğusuna kadar dağıtıldı bu fabrikalar. Avrupa’dan bize, yenilemekte oldukları fabrikaların eskilerini ucuz fiatla satmak istediler. Eskiyi almak yine geri kalmışlıktır, diye alınmadı. Batıda “Atatürk Fabrikaları” diye adlandırılan o fabrikalar tiyatro, spor, müzik salonları ile bir kültür merkezi, çalışanlara her türlü rahatı sağlayan bir sosyal kurumdu. Ama bu fabrikalarda çalışacak biraz olsun işten anlayan işçimiz, teknisyenimiz, mühendisimiz yok gibiydi. Bunlardan bir kısmı burada bizim insanımızı eğitmek için dışarıdan getirtildi bir kısmı da Rusya’ya eğitilmek üzere gönderildi. İnsanımız o kadar yetenekli idi ki, kısa zamanda gerekli olanları öğrendi ve işleri ele aldı. O yüzden Atatürk, "Türk çalışkandır, zekidir” demiştir. Siz ise başa geçer geçmez alın teri ve büyük bir özveri ile yapılmış o güzel tesisleri satıp satıp yediniz yedirdiniz.



Ülkenin doğusu ve batısı düşman eliyle yanmış yıkılmıştı. Bir taraftan onlar onarılıyor, hastaneler okullar yapılıyor, diğer taraftan Ankara bir başkent olacak şekilde yapılandırılıyordu.

Hemen hemen hiç kara yolu yoktu. Onun için Atatürk, Osmanlı devleti zamanında “ne olurdu her vilayet senede bir kilometre yol yapsaydı, 500 yılda beşer yüz kilometre ile şehirler birbirine bağlanacaktı”, demişti.

Olan demir yolları da yabancıların elinde idi. Yalnız o mu daha bir çok kurum yabancılara aitti. Bütün onlar ellerinden alınarak ülkenin malı yapıldı. Onların üzerine 3000 kilometrelik tren yolu yapıldı ki, o zaman şimdiki gibi dağları bir anda oyacak makineler yoktu. Tüneller kazma ile kazıldı. Elde onları planlayacak hesaplayacak mühendisler yoktu. Hatta trenlerde çalışan makinist gibi memurlar bile hep Rum, Ermeni olduğundan bu konuda çalışacak insanımız da yoktu. Onun için böyle kimseleri yetiştirmek üzere okul açıldı. Tren rayları yapmak için fabrika kuruldu. Şimdi ki gibi ne gerekse dünyanın her yerinden getirilmedi.


Kilometrelerce kara yolu köprüler yapıldı.

Demir ağın bir ayağı olan “çağdaş eğitim” ne kadar önemliydi. Batı araştırmalarda icatlarda almış yürümüştü. ama biz de ne doğru dürüst ilk okul, lise ve ne de araştırmalar yapacak üniversite vardı. O yüzden Osmanlı devleti geri kalmış ve yıkılmıştı. Okullar açılsa eğitecek kimse yoktu. O yoklukta bir çok alanda eğitim almak üzere Batıya başarılı pek çok gencimiz gönderildi. Onlar daha yetişmeden Hitler’in Yahudi oldukları için işlerinden attığı çok değerli bilim insanlarının bize sığınmak istemeleriyle onlara açılan kapılarımız sonucu büyük bir eğitim atılımı başladı. İstanbul’da Darülfünun denilen okul tam bir üniversite oldu. Hukuk, Siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi fakültelerle Ankara Üniversitesinin temeli atıldı. Gelenlere istedikleri kitaplıklar, laboratuarlar sağlandı. Onların derslerini Türkçeye çevirecek çevirmenler bulundu. Bunların hepsi para ile oluyordu. O paralar, o fakir halkın vergileriyle sağlanıyor, kimseye para yedirilmiyor, rahmetli Başbakan İnönü “kimseye bir kuruş yedirmem” diye bar bar bağırıyor, yedirmiyordu. Böylece güçlü bir eğitim temeli atıldı.

O yüzden Başbakan hazretleri! istediğiniz dalda uzmanları elinizin altında bulundurabiliyorsunuz. Bundan sonra İmam Hatipler'de yetiştireceğiniz dindar ve kindar o zavallı gençleriniz, Allah’a dua ederek, yalvararak size yardımcı olurlar. Böylece elinize aldığınız bu güzel ülkeyi kendinizle toprağa gömerek tarihe kara harflerle geçersiniz.

13 Ekim 2012 Cumartesi

''Jack Kerouac - Beat Generation'' dan bir alıntı.







... eski Teotihuacan tepelerinde bir Aztek rahibiydi o. Ve atmakta olan kalplerden kan akıttı, kurbanlarından kan akıttı da akıttı ve kovalarca kan içti ve durmak bilmedi ve sonunda gördü ateşi, nihayet şimdi, günahlarından arınmak için tekrar dünyaya geldi, karması devrede, damarlarındaki pıhtılaşmaya sebep olan aşırı miktarda kan var içinde, kaderi bu, kaderi belli, şimdi ıstırap çekerek bedel ödemek zorunda ve bu yüzden bu kan hastalığından mustarip...

UÇLARIN AYRIMI

Hani olur ya bazen, bir içki masası, etrafta dostlar, keyifli dakikalar esnasında haykıra haykıra attığın kahkahaların ardından o minicik gözbebeklerin tutamaz olur barındırdığı kutsal hazineyi. Ama hani bir de olur ya bazen, yine aynı içki masası, aynı saatlerde fakat bu sefer dostlar yerine leş yalnızlığın sarmış etrafını. Dakikalar pek keyifsiz ve sen bu sırada ise hıçkıra hıçkıra ağlarken yine firar etmiş kutsal hazine.

Şunu düşün bir de: Bir sinema salonunda ya da bir bar köşesindesindir-seç istediğin birini-. Filmini seyre dalmışken ya da biranı ağır ağır yudumlarken-seç istediğin birini-iç bedenin bir anda deklanşöre basar ve dış bedenini sinema perdesine yahut pub köşesine odaklar. Oynayan kafalar, usulca birbirlerini tamamlayan dudaklar, tane tane yere damlayan içkiler, etrafındaki gençlere ihtiyatlı bakışlar fırlatan kırklık zamparalar, gülümseyen hatta at gibi -kişneyerek- sesler çıkararak kahkaha atan saçma sapan yüz ifadeleri! Vesaire vesaire. Sanki hepsi o esnada duraklamış ve senin düşüncelerine hizmet etmeye amade frenciler. Ve yine aynı şey. Yine farkına varıyorsun. O. Kutsal hazine. Aynı mekân, aynı eylem, farkı insanlar. Yine firar peşinde. Alcatraz’da kafayı sıyırmasına ramak kalmış azılı bir katil veyahut daha altı yaşında, ilerde bütün gizemleri aydınlatacak bir kaşif olma hayaline sahip velet misali. Bir an duraksıyorsun. Tuhaf duyumsamalar eşliğinde tuhaf fikirlere kapılıyorsun. İki zıt kutup! Kapitalist Amerika ile Sosyalist Rusya! İri göğüslü, uzun saçlı bir hatun ile kıllı penisli, kaslı vücutlu bir herif! Tamamen zıt! Tıpkı gülmek ve ağlamak gibi. Bu düşünceler içinde kafan karışıyor, karışıyor, karışıyor. Epeyce yoruyorsun kafanı ve sonuç bir “hiç”. Bir süre sonra iç bedenin çıkartıyor fotoğrafı polaroid makineden ve sallıyor, sallıyor. Salladıkça ortaya çıkıyor sanki kutsal hazinenin içindeki “giz”. Dış bedenin artık özgür. Ve bir fotoğrafa bakıyor bir “artık” harekete geçmiş olan frencilere. Bir fotoğrafa bir frencilere… Sen hâlâ düşünmektesin. Düşündükçe daha da kafana ağrılar giriyor. Fakat bir yandan da düşündükçe “giz” i bulmaya daha da yakın duyumsuyorsun bedenini.

Ve !!!!!PPPPPAAAATTTTT!!!!! Ani bir heyecan, bisiklet sürmenin verdiği kurtuluş hissi ve savaş korkusu. Alakasız alakasız duyumsamalar. Fakat olsundu. Yeter ki “giz” in sırrı çözülsündü. Tamamdı ve bitmişti. Bulmuştun! İkisi de komutan. Atatürk ve Hitler. Biri kurtuluşçu biri katliamcı! İkisi de yazar. Nâzım ve Necip. Biri komünist biri faşist! İkisi de ressam. Pollock ve Dali. Biri ekspresyonist biri sürrealist… Hepsinin “bir” ortak yönü vardı ve hepsinin çok uç düşünceleri vardı. İşte kutsal hazinenin sırrı! İşte gözbebeğinin sakladığı “giz” i ele veren küçük hareket! Evet! “MİMİK”! Alakasız duyumsamaların ortak noktası olan gözyaşlarını -kutsal hazineyi- kolayca ayırt ettiren, basit gibi görünen, “mimikler”! Gözyaşı aldatıcı, mimikler ise elevericidir.

Written By Taylan Özgür Coşkun

Rutinlik Üzerine

8 yıl geride. Hâlâ önümde uzun bir yol var. Rahatım oldukça. Televizyonum karşımda. Seçmişim zamanı öldürmenin en basit ve en kuvvetli türünü. En büyük katil benmişim de haberim yokmuş. Daha fazla cinayet işlemek için g*tümü yırtıyormuşumda haberim yokmuş. Bu böyle sürdü. Sürdü. Sürdü. 4 yıl kadar falan. Sonra ufak çaplı, farklı duyumsamalar yaşanmaya başlandı. Tabii bu karşı cinse karşı gelişti. Yalnız değişen şey bununla kalmadı. Televizyon etkisinden sıyrılmış, müzik ve filmin(az da olsa bilgisayar oyunları) etkisine azar azar girmeye başlamışız. E bu da nerden baksan 4-5 yıl kadar sürdü.

İşte ne olduysa bundan sonra oldu zaten. Önünde bencilliğin, hilekarlığın, riyakarlığın… kısacası bütün rezilliklerin sentezini içeren bir kavram var. Ve sen bu kavramın içindesin. Seçim şansın yok. Bu ölümcül engeli aşman için hiçbir yolun yok. Çünkü bu yolu aşmazsan sen “insan” değilsin “insanların” gözünde. Bu yolu bu kadar abartılı yapan da yine o “insanlar”. Ah o “insanların” ağızlarına ağızlarına yapıştırmak var ama o da olmuyor ki. Çünkü bunu yaparsan yalnızsın demektir. Ve ne demiş E.C. :”İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile, başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor.”(1960) Böyle b*k bir durumun içindesin ve kimseye anlatamıyorsun. N’oluyor sonra? Dilenci velet yol boyunca k*çının dibinde para istiyor. Otobüse yetişme süresi hiç sabit kalmıyor. Simitçi simitini satıyor. Sen her zamanki yerinde içiyorsun. Ve bu hep böyle. Böyle. Böyle ve böyle devam ediyor. Hiç hiç ama hiç bir fark yok. En ufak bir fark oldu mu senin zaten s*kinde bile olmuyor ki! Her neyse, biter diyorsun. Ama hayır. Bitmiyor. Tek bir soru var kafanda: Acaba bu işin sonunda bir “kaybeden” mi olacağım? Ama bu soru da korkutmuyor seni. Hatta bir nevi rahatlatıyor. Bunu kabullenirsen bütün bu “rutinliğe” bir son verebilirim diye düşünüyorsun. Ama bir yandan da acizlik gibi geliyor bu sana. Bu düşünceler saatlerini alıyor. Bir kaç gün sonra fark etmişsin ki o saatler günler olmuş. Daha sonrasında haftalar ve aylar sürdüğünü eklemeye gerek yok sanırım. Tabii bu süreç boyunca sürekli bir “rutinlik” var. Ama sürekli!



Derken son. Bütün o ayları boş bir zaman kaybı olarak görüyorsun. Ama bir yandan da şaşırıyorsun. Çünkü alışmıştın artık. Zihin düşünse de beden reddediyordu o düşünceyi. Adeta vücudunda iç savaş yaşanıyor. Neden mi? Çünkü hâlâ o velet dileniyor. Hâlâ otobüse yetişemiyorsun. Simitlerin küncüsünü hâlâ üzerinde hissediyorsun. Ve en önemliside hâlâ aynı yerde içiyorsun. Bu neden en önemlisi biliyor musunuz? Çünkü sen bu içme işini o b*kluk döneminde sıkıntıdan patlamamak için yapıyordun. Hoş bunu yaparken de sıkılıyordun ama en azından kısa bir rahatlık veriyordu. İşte o dönemden sonra yine aynı his varsa bir şeyler gerçekten “rutin” demektir. Hem de fazlasıyla.

Written By Taylan Özgür Coşkun

'12 Yazından Bir Anekdot



02.31. Yalnızım. Oturuyorum. Değiyor ayaklarıma kumlar. Aslında rahatsız edici. Fakat mutlu ediyor bu beni tuhaf bir şekilde. "Tuhaf". Üç metre ötemde kıyı. Durmadan dalga sesleri girip çıkıyor kulaklarımdan. Bu ise hiç te tuhaf olmayan bir şekilde mutlu ediyor beni. "Tuhaf olmayan bir şekilde". Yanımdan geçiyor insanlar. Bir çoğunu da tanıyorum. Fakat ne onlar selam veriyor bana ne de ben tenezzül ediyorum selam vermeye onlara. Gece beni saklıyor onların iletişiminden. Bense bu durumdan hoşnut bir şekilde tütünümü çekiyorum içime. Ama yine bu durumu ve geneldeki durumumu, her defasında nasıl oluyorsa bilmem, bozan şey çıkıyor karşıma: Pop Müzik. Bu kadar emekten ve sanattan yoksun bir zırva nasıl olur da bu kadar el üstünde ve dilden dile dolaşır bilmem doğrusu. Sorun ben de diyeceğim fakat kanımca hak etmiyorum bu suçlamayı. Ve bir nefes daha. Önümdeki saçma sapan süslemeli ahşap iskeleye bakıyorum. Dağınık bir fil sürüsü misali dağılmış insanlar. Ve içlerinden yine bir tanıdık yaklaşıyor bana doğru. Kalkanım iş başında neyse ki. Hiç şüphe uyandırmadan başarılı bir şekilde sıyrıldı bu durumdan da. Ve yeni bir tütün alevleniyor dudaklarımda. İçime çektiğim anda ucundan çıkan çıtırtı sesleri duyuluyor ve adeta kalkanımı yarıp beni açığa çıkartırcasına yanıyor kurumuş dudaklarımın arasında. Bir anlık gerilim... "Korku". 03.01. Kalktım. Yürüdüm uzunca. Ve birden küçüklüğümden bu yana her görüşümde aklıma dank eden fikir... Yine aynı şeyi yaptı. Her defasında hilal şeklinde gördüğümde ayı aynı fikir... Sanki uzayın o dehlizlerinde, sürü şeklinde yaşayan "dev kabilesi"nden biri tırnağını kesmiş ve fırlatmış uzay çöplüğüne! Yalnız, sanırım bu sefer ki dev oldukça bakımsız. Neden mi? O hilal şeklindeki ayın sarıyla turuncu adasında gidip gelen, hiç bitmeyen bir şekilde, karmaşık bir rengi var da ondan! "Karmaşık". Uzun uzadıya seyrederken ayı yolun sonuna geldiğimi ve artık ya geri döneceğimi ya da en kısa sürede bir yere yayılmam gerektiğini duyumsadım. İkinci seçeneği yapıp, sanki Louie Anderson'ın okul otobüsünden inerken ki attığı adımlar gibi attım adımlarımı kumlu bir bölgeye. Yavaşça ve usulca ilerledim, buranın yerlilerinin "şezlong" adı verdiği nesneye doğru (Evvelden beri "tuhaf" bulmuşumdur bu ismi.). 03.34. Ve bir anda:"Eve geçip filmini izlesene ahmak!" diye söylendim kendi kendime. Neticede öyle de yaptım. Zaten ne bekliyordum ki böyle bir yerde, böyle bir zamanda, böyle bir durumda?!

Written By Taylan Özgür Coşkun

Öss Zamanı


(Dağınık yatak, gitar,yastık,elbise, şişe...)

-Taylan: Hey! Odama n'aptınız böyle?!

-Cobain: Seni embesil kes çeneni ve paketimi uzat bana.

Vasilyeviç diyor ki...



*şlap... şlap... şlap...
-Kimsin sen?
şlap... şlap...
Nerden geldin buraya?
şlap...
*SLAM!
-Vasilyeviç:I-Iah.. ah...
-Adın ne senin?
şlap...
Adın ne ulan i*ne!
SLAM!!
-Vasilyeviç:AAAHAHAHH!
-------------------------------
Bir daha rape porn izlersem aletim parçalansın! Diyerek başladı gününe Vasilyeviç.
Ve geceden kalma çocuklarını(doğmayacak) temizledi.
Yıkadı yüzünü.
Penisini yıkadı.
Laptop unu kapattı ve eline aldığı kemeriyle yırtarcasına vurmaya başladı sırtına.
Tuz bastı sonra kan revan içindeki sırtına.
Ağladı.
Güldü.
Kustu.
En sonunda kapattığı laptop unu açtı yeniden ve girdi tekrardan illegal sitelere.
Ama bu sefer penisi için değildi.
En kısa ve en zevkli ölüm şeklini araştırmak için.
Araştırdı. Daha araştırdı. Daha daha araştırdı fakat yatmadı hiçbiri aklına.
Açtı *''Creep'' i.
Aldı eline üç haftadır yıkamadığı likör bardağını.
Nasıl olduğunu kendi de anlamadan kırdı bir şekilde likör bardağını.
Geçti karşısına aynanın.
Kapattı bir gözünü.
------------(/%&/%=?==(------
Yoktu artık kabuslar,
Yoktu artık rezil, acımasız işkenceler.
Görmeyecekti hiçbirini.
Ya da öyle sanıyordu Vasilyeviç.
Kırık likör bardağını en derinine kadar sokunca açık kalan gözünün.

*şlap=su sesi
*SLAM=pataklama sesi
*Creep=Radiohead-Creep


  • Written By Taylan Özgür Coşkun.

Bir Tutam Otobüs Yolculuğu


Ne  bakıyorsun?
Hey sana söylüyorum!
Evet be sen! Cam kenarındaki, siyah püsküllü çantalı olan!
Ne söylüyorsan yüzüme söyle. Söyle ki kusayım içimi sana!
Söyle ki bana o ilk bakışından beri zihnimde sakladığım-hı hı aynen öyle senin ulaşamayacağın tek yere! HA!- düşüncelerimi kusayım suratına püsküre püsküre!
Ne o şimdi...
Eline aldığın cep telefonunla oyalanıyormuş gibi yapıyorsun?
Ha ha! Düşüncelerimi anlayıp korktu mu yoksa küçük kraliçemiz!
Tamam kraliçe istediğin gibi olsun. Devam et.

- Bir dakika sonra -

Hayır hayır hayır!!
Yoksa cep telefonunla fotoğrafımı mı çekiyorsun?!
Seni leş fahişe!
Bırak hemen o telefonu!
Bıraksana yahu!
Bıraksana be sürtük!

--------------------------------------------------------------
HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA! HA!(Otobüsteki insanların kahkahası)
--------------------------------------------------------------

Ne var be insanlar!
Ne gülüyorsunuz suratıma bakıp!
Ne istiyorsunuz benden!
Ne! Ne! Ne! Ne!
Bu yanaklarımdan süzülen yaşlar mı yoksa sizi bu kadar mutlu eden?!
Yoksa bu benim zevkime bile sorulmadan üstüme yapıştırılan leş kıyafetler mi?!
Yoksa burnum mu?!
Kulağım mı?!
Kaşım mı?!
Ağzım mı?!
Ha?! NE!!
-*?((=%^(
Yeter artık be!
Tamam. Gülün istediğiniz kadar insanlar.
Kusun içinizi.
Umrumda değil.
Buldum çünkü artık kurtuluşumu sizden!
-   -   -  - - - -- - --- ------  
Annee hadi inelim artık şu otobüsten!! ANNE!!!

  • Written By Taylan Özgür Coşkun.